ÖZNESİ KADIN | Taliban’ın Korkulu Rüyası Malala Yousafzai’nin Güçlü Hikayesi..

Malala Yousafzai

“Pakistan’da okula gitmemiz yasakken eğitimin, kadının en büyük gücü olduğunu fark ettim. Teröristler eğitimden bu yüzden korkarlar.”

-Malala Yousafzai

Peki siz hiç daha önce Malala Yousafzai ‘nin hikayesini duymuş muydunuz? Yok efendim kendilerini tanımam etmem diyorsanız, hep birlikte Malala’nın hikayesine kulak verelim.. Ve Öznesi Kadın bölümü başlasın..

Her insan ne yazık ki eşit şartlar altında dünyaya gelmiyor. Bu ekstrem olmayan tespite göre, bazen zengin bazen fakir bir ailede, bazen güneş batmayan bir ülke bazen de hiç güneş doğmayan bir ülkede v.slerini çokça sayabileceğimiz koşullar altında dünyaya gelebiliyoruz.

Kimimiz koşullar altında hayatımıza sorunsuz devam ederken, kimimiz de negatif koşullar altında kendimizi yaratmaya çalışıyor. Nasıl mı? Tıpkı Malala gibi..

Malala Yousafzai’den kısaca bahsetmek gerekirse kendisinin bir eğitim aktivisti olduğunu söyleyebiliriz.

Peki.. O kadar doğum dedik, koşullar dedik , coğrafya dedik…Sorun bir bakalım neden dedik, niye dedik?

Her şey kanlı, iğrenç, korkunç terör örgütü Taliban’ın, 2009 yılında Pakistan’ın Swat bölgesinde hakimiyet kurmasıyla başlıyor. Bu lanet terör örgütü, erkeklerde sakalı, kadınlarda da peçeyi zorunlu hale getiriyor. Televizyon, radyo gibi yayın organlarını yasaklayıp, bir de kız çocuklarının okula gitmelerini engelliyor. Yani bir toplumun uyanmaması için her şey yapılıyor.

İşte Malala’nın hikayesi de bu kötü koşullar altında başlıyor.

Böyle bir ortamda bir zamanlar Pakistan’ın sömürücüsü olan İngiltere ve onun ana akım medyacısı BBC, Taliban koşulları altında hayatın nasıl geçtiğine dair günlük tutucak bir öğretmen arıyor. Tabi haliyle millet can derdinde.. BBC’nin yaptığı da iş mi şimdi…

Derken….

Öğretmen olan babasının desteğiyle de Malala ortaya çıkıp, bu işe gönüllü katılıyor. Yazdıklarını da BBC’nin Pakistan muhabirinden yolluyor. Günlükler BBC tarafından, “Pakistanlı Kızın Günlüğü” ismiyle yayınlanıyor.

Malala, yazdığı günlüklerde kız çocuklarının eğitim hayatından yoksun bırakıldığını ve Taliban tarafından özellikle kız çocuklarının gittiği okullara yönelik saldırılar düzenlenildiğinden bahsediyor. Tabi Malala bunlardan bahsederken henüz 12 yaşında..

Yeri gelmişken şunu belirtmekte fayda var; Pakistan dünyadaki en genç nüfusa sahip ülkelerden biridir. Ülkedeki terör ve eğitim sisteminin yetersizliği nedeniyle 25 milyon çocuk eğitim haklarından yoksundur. Bine yakın okul da Taliban saldırıları nedeniyle yıkılmıştır.

Devam edelim..

Malala, kız çocuklarının eğitimi için mücadele ederken, New York Times hakkında hazırladığı belgeselle Malala’yı ifşa ediyor. Maalesef Malala, terör örgütü Taliban’ın hedefi haline geliyor.

Tarihler 2012’yi gösterdiğinde, kanlı örgüt Taliban, Malala’nın içinde bulunduğu okul servisini durdurup, arkadaşlarının gözleri önünde Malala’yı başından ve omzundan vuruyor. Ardından İngiltere, Malala’nın tedavisi için olay yerine helikopter gönderiyor. Malala, tüm bu korkunç olaylara rağmen hayatta kalmayı başarıyor.

Yaşanan bu olayların ardından 2 milyondan fazla kişi, eğitim hakkı için dilekçe imzalıyor. Pakistan meclisinde de ilk ücretsiz ve zorunlu eğitim kanun tasarısı onaylanıyor. Sosyal, ekonomik, hukuki ve politik nedenlerden dolayı eğitim hakkından mahrum bırakılan kız çocukları için de 2013 yılında Malala ve babası tarafından “Malala Fonu” kuruluyor.

Ayrıca Malala, 2014 yılında Nobel Barış Ödülü’nden kazandığı 1.1 milyon dolarlık ödülü de ülkesindeki  kız çocuklarına ortaokul yapılması için bağışlıyor.

Reklamlar

YAKIN PLAN | Bir Kentin Portresi: Roma

Roma

Tarih, geçen zamanların şahididir, onun gerçeklerini aydınlatır, anıları meydana çıkarır, günlük yaşamımıza yol gösterir ve eski zamanlardan bilinmeyen olayları anlatır” -Marcus Tullius Cicero

Kent dedik, Roma dedik, ee tarih de dedik…. Bundan daha güzel spoiler mı olur diyor ve “Ortaya Karışık” bölümünü başlatıyoruz efendim.. Karşınızda herkesin çok konuştuğu “İşte o film.. Roma” (bkz: ‘İşte O’ bir tık uğruna haber sitelerin yarattığı kaos dolu elzem başlık) Alkış…..

Coşkulu girişimizin ardından 2018’e damgasını vuran, Children of Men( Son Umut), Harry Potter and the Prisoner( Harry Potter ve Azkaban Tutsağı) ve Gravity( Yerçekimi) filmlerinden tanıdığımız Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron’ın Roma’sıyla devam ediyoruz.

Alfonso Cuaron

Öncelikle Roma’yı 2018’in diğer filmlerinden ayrı tutarak, biraz oluşum sürecinden bahsedeceğiz. Sevgili okurlar, Cuaron, yaklaşık 2 yıl önce 70’ler Meksikası’nda yaşayan bir ailenin hikayesine odaklanarak, yeni bir film çekeceğini, yapımcılığını da kendisinin yanı sıra Gabriela Robriguezve Nicolas Celis’in üstleneceğini açıklamıştı.

Ardından da hemen çekimlere girişti ve dillere destan Roma’mızı çekti. İlk gösterimini geçen yıl 75. Venedik Uluslararası Film Festivali kapsamında gerçekleştirdi. Bir de Altın Aslan ödülünü kazandı gitti bu güzel film..

Şimdi bu filmi diğer filmlerden ayırıyoruz demiştik. Çünkü yeni kutsalımız Netflix, filmin tüm haklarını satın alarak, 14 Aralık’ta kendi platformunda yayınlamıştı. Bu da haliyle birçok film şirketi ve yönetmenin tepkisine yol açmıştı. Peki tepkiler öyle lafla mı kalmıştı? Hayır.

Film, Netflix platformunda yayınlanacağı için Cannes Film Festivali’ne alınmadı.. Akademi üyeleri de Netflix’te yayınlanan bir film sinema filmi değildir diyerek itiraz etmişlerdi. Bu çelişkili ifadelerin üzerine bir de , “En İyi Yabancı Film” dalında Oscar ödülünü kaptı.

Neyse… dedikoduları bir kenara bırakıp devam edelim. Elimizdeki espressolarla biraz kederlenelim..

Roma, gösterdiği sosyo-politik-ekonomik çerçevede bize adeta bir kentin portresini sunuyor. Portreye paralel olarak da film, ismini Meksiko City’deki Roma bölgesinden alıyor. Hikaye de orta sınıf Meksikalı bir aile ve hizmetçileri Cleo üzerinden şekilleniyor.

Biraz detaylarda boğulalım hazırsanız..

Çocukluk anılarından yola çıkarak filmi çeken Cuaron, üst-dar açı kullanarak tahmini 4 dk’lık bir sekansta bir gider çevresinde oluşan su birikintisinin yansıttığı uçak görüntüsüyle filme başlıyor.

( Bu uçak sekansı ilerleyen sahnelerde göreceğimiz ülkedeki politik gerilimin bir sembolü.)

Ardından avluda köpek kakası temizleyen evin hizmetçisi Cleo’ya odaklanarak, tek ve geniş plan bir çekimle bizi bir evin içinde gezdiriyor Cuaron . Burası, anneanne ve 2 hizmetçinin de yaşadığı 4 çocuklu orta sınıf bir ailenin evidir. Uzun geniş planların tutulduğu bu sekanstan yola çıkarak sosyo-ekonomik-hiyerarşi çerçevesinde aile ve hizmetçileri örnek gösterebiliriz.

Örneğe ek olarak; Çocukların çok sevmesine rağmen ailenin yanında televizyon izleyen Cleo’ya, yanlarından gitmesi gerektiğini söyleyen evin hanımı Sofia’yı da.

Film yaklaşık bir buçuk saat boyunca durağan bir akışta ilerlemektedir. Bu akışta günlük işler- çocuklarla geçirilen vakitler v.s gösterilir. Her şey gayet rutindir.. Tabi bu aralarda sokağa çıkar geniş açıların sunmuş olduğu velinimetle 70’lerin caddelerini gözlemleriz.. Geniş açılarla kentin profili hakkında bilgilere ulaşırız.

Evin babası Antonio hayatında yeni birisinin olması nedeniyle aileden uzaklaşır. Sophia, 4 çocuğuyla birlikte hayat mücadelesi vermektedir.

Bu sırada evin hizmetçisi Cleo, sosyal yaşamı çerçevesinde evin diğer hizmetçisi Adela’yla vakit geçirir. Yine bir gün dışarı çıktıklarında Cleo, Fermin ile tanışır ve sevgili olur. Gezerler, tozarlar sinemaya giderler..İlişkiden kısa bir süre sonra hamile kalır. Cleo, durumu Fermin’e sinemada açıklar.. Lanet olası at gözlüklü Fermin de çişim var bahanesiyle salondan resmen ışınlanır. Cleo’ya ise geride kalan bir deri ceket olmuştur.

Hikayenin gelişimi ise korkak erkeklerin iki kadını terketmesiyle devam eder.. Bu süreçte hem Sofia hem de Cleo bunalım geçirir. Cuaron, bu durumu insanlarda ciğer bırakmayacak şekilde dramatize etmez. Cleo ve Sophia kendi acısını ve dönüşümünü içinde yaşar.. Bir yandan hayat devam eder.

Babalarından artık hiçbir mektup gelmeyen aile, Noeli akrabalarıyla geçirmeye karar verir. Cleo’yu da yanlarına alarak, av partilerin yapıldığı yere gider. Burada lüx ve kaygısız bir hayat yaşanmaktadır. Buraya döneceğim.  

Noel’den dönülür; Cleo, Fermin’i bulmaya çalışır. Çorak bir köye gider. Burada yine geniş planların devreye girmesiyle alt sınıfın yaşam standartlarına tanıklık ederiz.. Üst sınıfın gösterişli sokaklarına karşı alt sınıfın medeniyetten uzak sokaklarını görürüz.

Kestim…

Gelelim filmdeki en kilit konuya Corpus Christi Katliami.. Bu olay öğrenci protestolarını engellemek için hükümet destekli paramiliter grubun 120 öğrenciyi katlettiği olaydır.

Devam..

Filmdeki tarihsel olaylar paramiliter olarak eğitim alan Fermin üzerinden aktarılır. Cleo, Fermin’i ise hükümetin desteklediği paramiliterlerin eğitiminde bulur. Ve yine reddedişler, kaçışlar ve hüzün yaşanır.

(Zenginler av partileri verirken, diğer bir yandan da çok sayıda insanların öldürüldüğü olaylar yaşanmaktadır.)  

İlerleyen sekanslarda Cleo, evin anneannesiyle, bebeği için beşik bakmaya gider.. Fondan ise protesto sesleri gelmektedir. Beşiğe karar verdiklerinde, iki öğrencinin ve arkalarından katliamcı grup paramiliterlerin geldiği görülür. Öğrencileri katledenler ortama korku salarak uzaklaşır. Fermin ise mağazadaki Cleo’ya silah tutmaktadır. Sonra muazzam bir geniş açıyla cadden koşanlar gösterilir. Cleo ise orada kötüleşir ve doğum sancıları tutar..

Hastaneye yatırılır acilen.. Hasta bilgileri istenen büyük anne, Cleo’ya dair hiçbir şey bilmez. Adını soyadını bile… Orta ve alt sınıf arasında duyar uçurumunu burada kolayca hissedebiliriz. Cleo bebeğini ölü olarak doğurur.. Yeniden bunalıma girer..

Öte yandan çocuklarıyla yüzleşmeyi göze alamayan ailenin babası Antonio, eşyalarını evden almak için evdekileri tatile gönderir. Çocuklar ise durumdan habersizdir. Aile,Cleo’yu da yanlarına alarak tatile çıkar..

Sahil sekansında ise anneleri tarafından çocuklarına okyanusta çok açılmamaları söylenir. Ancak eğlenceden tehlikenin farkına varmayan çocuklar boğulma tehlikesi atlatır. Tam bu sırada yüzme bilmeyen Cleo, okyanusun derin sularına atlayıp çocukları kurtarır. Bu su göstergesi arınmayı temsil eder ve Cleo’nun ağzından da keşke hiç doğmasaydı zavallıcık sözleri dökülür… Cleo geçmişteki acılarıyla yüzleşip, yeniden doğma sürecine girmiştir.

Tatilin ardından aile içsel dönüşümünü tamamlar. Buna paralel olarak da ev eşyaları değiştirilir. Çünkü dönüşüm gereği eskilerden kurtulmak gerekir.

Roma’yı hem seven hem sevmeyen izleyiciler gördük. Rutin bir hayattan bahsettiği, bir çatışma anının yaşanmadığı için filmi beğenmeyenler olmuş. Beğenenler de sinematografisinden dolayı aşık olmuş.. Öncelikle film seri plan çekilmediği ve çokta sıra dışı bir yöntem olmamasına rağmen geniş açıların kullanımı ve resmi bütünüyle görmemizi sağladığı için başarılı bir sinematografi örneğini oluşturuyor. Ayrıca film sabit bir hikaye veya sadece Cleo’nun hikayesi üzerinden ilerlemiyor. Bu film resmettiği manzarayla 70’ler Romas’ını filmin öznesi haline getiriyor . Paralel olarak da insanları adrenalin koması yaşatacak tüm çatışmalardan uzak tutuyor. Bir yandan protestolar, ölümler ve varoluşsallığımız devam ederken, bir yandan da tüm acılara ve gerçeklere rağmen her şey sakin, durağan.. Tıpkı hayat gibi.. Bir yandan birçok ülkede terör olayları yaşanırken, bir yandan da tüm problemlerden uzakta hayatlarımıza devam etmemiz gibi.. Tıpkı Roma gibi…

HOLYWOOD’DA OLDU | “Akbaba ve Çocuk”

Louis B. Mayer- Judy Garland

Sevgi, kötülüğü yok ettiği gibi, iyiliği de yaymaktadır, katı kalpleri yumuşatmakta, insan doğasının en saf yönünü oluşturmaktadır. Sevgi, insanlığın dayandığı en büyük hakikattir.” Samuel Smiles 

Yürekleri parçalayan, insanlığımızı sorgulatan, Hollywood’un çirkin yüzünün ortaya çıkarıldığı “Hollywood’da Oldu” serisiyle yeniden başbaşayız.. Gizemli ölümlerden, tacizlerden bolca bahsettiğimiz bu bölümde, insanın gözünde yaş bırakmayan aktris Judy Garland’ın üzücü hikayesine yer veriyoruz. Fonda, Tomaso Albinoni – Adagio in G Minor’ü dinleyince de daha bir üzücü kılıyor hikayeyi.. Benim için yani..

Judy Garland

Judy Garland Kimdir ?

İşte karşınızda Frances Ethel Gumm .. 37 yıllık kariyerine 50’den fazla film sığdıran, çoğumuzun “The Wizard of OZ” (Oz Büyücüsü) ve “A Star is Born” (Bir Yıldız Doğuyor) filmleriyle tanıdığı namıdiğer Judy Garland…

Geçelim Garland’ın kariyer yolculuğuna… Garland, henüz 2.5 yaşlarındayken vodvil oyuncusu annesi tarafından sahnelerle tanıştırılır. Ablaları Susie ve Jimmie ile birlikte çeşitli performanslar sergiler. 13 yaşına girdiğinde ise MGM film şirketiyle kontrat imzalar. Ardından The Wizard of Oz filmiyle adını tüm dünyaya duyurur. 47 yaşında ise intihar ederek hayata veda eder.

Psikopat Bir Anne ve Travmatik Çocukluk

Garland’ın küçük yaşta sahnelerle tanıştırılmasından bahsetmiştik. Bu nedenle de sağlıklı bir çocukluk geçirdiğinden pek söz edemeyiz. Ayrıca Garland’a, 10 yaşına kadar psikopat diyebileceğimiz annesi tarafından turnelerde uslu durması için uyku hapları verilir. Verdiği röportajlarda annesini sevmediğini, kıskanç ve acımasız biri olduğunu söyleyen Garland, yürekleri bir kez daha kıran şu açıklamaya imza atar.

Garland, “Kendimi ne zaman hasta hissetsem, üzerime yürür; ‘şimdi ayağa kalkıp dans edecek ve şarkı söyleyeceksin. Yoksa seni yatağa bağlayıp, bırakır giderim’. derdi. Bende hemen şarkı söyleyip dans ederdim.” sözleriyle çocukluğunun karanlık anılarını paylaşır.  

The Wizard Of Oz oyuncuları

Akbaba Sektör ve Kabus Dolu Gençlik

Garland, aynı zamanda güzel bir sese de sahiptir. Açgözlü ve zorba Hollywood şirketi MGM’in kurucularından Louis Mayer’in gözünden kaçmayan ses yeteneğiyle de 13 yaşındayken ilk kontraktını imzalamış olur. Annesi bu gelişmeyle bulutların üzerinde uçmaktadır. Kızını iğrenç bir hayata kendi elleriyle bile isteye atmış olur.

Akbaba MGM, yeteneği sömürme arzularıyla yanıp tutuşmaktadır. Şirketin, Garland’ın henüz ergenlik çağında olduğu pek işine gelmez. Garland’ın hemen kilo vermesi gerektiğine karar verilir. Zaten haftada 6 gün 18 saat çalıştırılan Garland’a diyet programı uygulanır. Ve kobay faresi gibi gözlemlenir. Bu olay Garland’da travmaya yol açar ve hayatı boyunca devam eden yeme bozukluğu hastalığına yakalanmasına neden olur.

Bu da yetmezmiş gibi The Wizard of Oz çekimlerinde Garland’ın daha enerjik kalması için Amfetamin hapı verilir. (Ayrıca Amfetamin kilo kontrolünde, iştah azaltıcı olarak kullanılan sentetik bir uyarıcıdır. bkz: Belgin Doruk.) Böylece psikolojisi giderek bozulur.

Bunalımlı Hayat, Şansız Aşklar ve Acı son

Hollywood’un çirkinlikler skalası tam gaz devam eder. Daha 16 yaşındayken adını açıklamadığı yapımcının cinsel tacizine maruz kalır Garland.   

Hiçbir yardım elinin uzanmadığı Garland, bu bataklıktan sağ çıkamaz. 19 yaşındayken besteci David Rose ile evlenir ve hamile kalır. Psikopat anne ve aç gözlü stüdyonun devreye girmesiyle bu evllilik sonlandırılıp, zorla kürtaj ettirilir. İlerleyen dönemlerde yönetmen Vincente Minelli evlenir. İkilinin Liza (bkz: şarkıcı Liza Minelli) adında kızları olur. Ancak Garland’ın kocasını bir gün başka bir erkekle yatakta basması sonucu bu evlilik biter. Daha sonra Sidney Luft ile evlenir, iki çocukları olur. 13 yılın ardından Luft ile yollarını ayıran Garland, Mark Herron ile evlenir. Daha sonra da Mickey Deans ile..

Liza Minelli ve Judy Garland

Çeşitli travmalar ve uyuşturucunun etkileri nedeniyle Garland, hayatı boyunca bunalımlı dönemler geçirir. Kızı Liza Minelli annesi için “mutlu veya hüzünlüyse duygularını en uçlarda yaşardı”diyerek durumu özetler. Bunalımlı dönemlerinde ise çok sayıda intihar teşebbüslerinde bulunur..

Tarihler 22 Haziran 1969’u gösterdiğinde aşırı dozda ilaç alarak intihar eder. Eşi Mickey Deans ise Garland’ın ölü bedenini küvetin içinde bulur.

Çok derin şeyler yazacaktım ki yaşadığım hüzün buna müsaade etmedi.. Siz diyin artık benim yerime söylenecekleri…

ORTAYA KARIŞIK: “And The Oscar Goes To…”

“Ben istiyorum ki; film, siz sinema salonunu terk ettikten sonra başlasın.” -Jacques Tati

Nerde kaldı artık öyle filmler Jacques Bey diyor ve Trump’ın saçından bozma dekoruyla artık tadı tuzu kalmayan, 91. Oscar Ödül Törenine geçiyoruz. Bununla da yetinmeyip Hollywood’daki eşitsizliklerden bahsediyoruz efendim.. Veee Ortaya Karışık bölümü başlasınnn.

Daha ilk başlarda yaşam enerjinizi almadan, daha pozitif şeylerden bahsedelim biraz.. İlk kez bu yıl sunucusuz gerçekleşen törende sahneye çıkan muhterem kişiler, ödüllerin sahiplerini tek tek takdim ederek, kazananları Oscar heykelciği ile buluşturdu. Sunucusuz gerçekleşen Oscar töreni, yine kendi rekorunu kırarak tüm zamanların en çok izlenen ödül töreni oldu böylece .

Bu mükemmel detayı da verdikten sonra ödüllerle devam edelim.. En iyi Film Ödülü,”Green Book” filmine, “En İyi Yönetmen Ödülü” -Roma- filmiyle Alfanso Cuaron’a, “En iyi Kadın Oyuncu Ödülü” – The Favourite filmiyle Olivia Colman’a- giderken, “En İyi  Erkek Oyuncu Ödülü de “Mama, I don’t wanna die, sometimes wish I’d never been born at all” diyen Rami Malek’e gitti.

Çok kısaca ödül künyesine de değindikten sonra Lady Gaga ve Bradley Cooper ikilisine, “ben böyle bir ödül heyecanı yaşamadım ama yine de siyasi mesajımı veririm” diyen Spike Lee’ye, Glenn Close’un talihsizliğine ve Rami Malek’in düşüşüne ışınlıyoruz kendimizi şimdi de.   

En İyi Film Şarkısı Oscarı’nı “Shallow “şarkısıyla kazanan Bradley Cooper -Lady Gaga ikilisi salonda unutulmaz bir düete imza attı. Bu ikilinin uyumu da komplo teorisyenlerini harekete geçirdi. Dünyalar güzeli İrina Shayk’a dikkatli olması gerektiği uyarısı yapıldı. Yahu kardeşimm..Karşınızda İrina Shayk var ya.. Bradley de kimmiş ki..

Bu yıl törende mutlaka mesaj verme işini biri üstlenmeliydi. Gözlerimiz hemen birini aradı ve insana “Ya kardeşim şu ödülü alırken biraz sakin ol sen Spike Lee’sin” dedirten En İyi Uyarlama Senaryo’ dalında ilk kez Oscar kazanan yönetmen Spike Lee’yi kestirdi. Lee, “Trump’ı eleyelim bizim de tüm dünyanın da kafası artık rahat etsin” şeklinde politik bir açıklama yaptı. O kadar çok haklısın ki Lee, tüm ödül heyecanın silindi gözümün önünden birden ..

Ah be Glenn Close…Ah bee.. Kariyerinde 7. kez Oscar ödüllerine aday gösterilen Close, bu törenden de umduğunu bulamadı ve kendi rekorunu kırarak yine ödüle kavuşamadı.

Queen grubu ve solisti Freddie Mercury’nin hayatını konu alan Bohemian Rhapody filmiyle ödüle kavuşan Rami Malek de tören sonrası merdivenlerden düşerek talihsiz bir an yaşadı. Tabi alınan ödülle omuzlara büyük sorumluluklar yüklenince böyle oldu sanırım.  

Şimdi geldik daha ciddi konulara..

Oscar’dı, törendi, ödüldü oydu buydu derken aslında her iş kolunda karşımıza çıkan ama milyon dolarların havada uçuştuğu “Hollywood ya bu canım yoktur herhalde böyle şeyler” dediğimiz sektördeki cinsiyet eşitsizliğinden bahsedeceğiz biraz.

Bu bağlamda filmlerde kadın oyuncuların, erkek oyunculara göre daha az ücret ve daha az diyaloglarla yer aldığını biliyor muydunuz?

Her ne kadar büyülü gözükse de bu sektördeki olaylar da eriller etrafından şekilleniyor. Bu bağlamda, yapımcıların, yönetmenlerin varlığında erkek karakterlerin çok olduğu ve erkek karakteri yaratan türler ortaya konuyor. Bu da kadın oyuncuların filmde bulunma olasılığını düşüren en önemli etkenler arasında yer alıyor.  

Bu gibi nedenlerle de erkek oyuncular, kadın oyunculara göre daha fazla kazanıyor.. Erkek oyuncuların kazanımları sene içerisinde birden fazla filmde rol almasına bağlı olarak artış gösterse de aynı filmde rol alan kadın başrol oyuncu da ne yazık ki erkek oyuncuya göre daha az ücret alıyor. Buna örnek olarak Natalie Portman’ın, Ashton Kutcher’la birlikte rol aldığı Jackie filmiyle ilgili açıklamasını verebiliriz.

Portman, sektördeki cinsiyet eşitsizliğine yönelik “Erkeklerle kıyaslayınca, çalışma hayatında kadınlar erkeklerin aldığı her bir dolar karşılığında 80 sent kazanıyor. Hollywood’da ise biz erkeklerin aldığı her bir dolar karşılığında 30 sent kazanıyoruz” demişti.

Yine 2018 Forbes verilerinden yola çıkarak; Scarlett Johansson en çok kazanan kadın oyuncu kategorisinde 40.5 milyon dolar kazanırken, George Clooney ise erkekler kategorisinde 239 milyon dolar kazandı. Ayıca Clooney’nin şarap fabrikalarındaki ortaklığından elde ettiği kazanımlarda dahil. Aslında burası biraz kritik bir konu evet erkek oyuncular daha fazla kazanıyor ancak Clooney’nin salt sektörden kazandığı ücret değil de diğer kazanımlarının da yer alması listenin başlığı açısından çelişkili bir örnek .. Her neyse sonuç yine de değişmiyor.

Gelelim filmlerdeki kadın diyalogların, erkek diyaloglara oranla azlığına..

The Pudding sitesi 1991- 2016 yıllarını baz alarak “En İyi Film” Oscar’ını kazanan filmlerde kadın-erkek diyalog oranını ortaya çıkardı. Fark ise yaklaşık yüzde 70 civarında..

Yapılan araştırmada kadın-erkek diyaloglarının yanı sıra kadın-erkek oyuncuların yaşlarına göre yazılan diyalog oranlarına ve türlere göre yazılan diyalog oranlarına da yer veriliyor..

Filmlerde kadın oyuncuların yaşları baz alınarak yapılan istatistikte, 21 yaşın altındaki kadın oyuncuların diyaloğu hiç yok derecesinde yüz 8’lik kısmı, 21-31 yaşları arasındaki kadın oyuncuların 21 milyon sözcükle yüzde 38’lik kısmı, 32-41 yaş arasındaki kadınların diyalogları 18 milyon sözcükle yüzde 32’lik kısmı, 42-65 yaş arasındaki kadın oyuncuların diyalogları 11 milyon sözcükle yüzde 20’lik kısmı ve son olarak 65 yaş üstü kadın oyuncuların diyalogları da yüzde 3’lük kısmı oluşturuyor.

Buna karşılık erkeklerin yaş skalasına göre diyaloglarını inceleyelim..

Yine aynı araştırmada; 22-31 yaş aralığındaki erkek oyuncuların diyalogları 28 milyon sözcükle yüzde 20’lik kısmı, 32-42 yaş aralığındaki erkek oyuncuların diyalogları 44 milyon sözcükle yüzde 32’lik kısmı, 42-65 yaş aralığındaki erkek oyuncuların diyalogları 55 milyon sözcükle yüzde 39’luk kısmı oluştururken 65 yaş üstü oyuncular da yüzde 3 olarak veriliyor..

Şimdi iki istatistiği ele aldığımızda eşit gibi görünen yüzdeler olsa da sözcük sayısının çokluğu nedeniyle erkek oyuncu filmde daha aktif kılınmış oluyor. İstatistikte 42-65 yaş arasındaki kadın-erkek oyuncular karşılaştırıldığında kadın oyuncu sayısında azalma görülürken, erkek oyuncu sayısında artış gözlemleniyor. Yani yaşlandıysan senin için pastada bir dilim daha yok demek bu..

Son olarak da 2018 yılı içerisinde en çok izlenen 100 film üzerinden kamera arkasındaki kadınların varlığını ele alalım..

The Motion Picture Association of America tarafından yapılan araştırmada ise 100 filmin; yüzde 4’ünü yönetmenlerin, yüzde 15’ini senaristlerin, yüzde 3’ünün sinematografların, yüzde 18’ini yapımcıların ve yüzde 14’ünün de editörlerin oluşturduğu bilgilerine yer veriliyor.  

Bugünlük de bu kadar hoşça kalın anacığım byeeee…

kaynakça:

https://pudding.cool/2017/03/film-dialogue/

https://www.indiewire.com/2018/01/hollywood-pay-gap-gender-race-1201915967

HOLLYWOOD’DA OLDU | Natalie Wood’un Gizemli Ölümü

Natalie Wood

Geçmiş-günümüz demeden karşımıza çıkan trajediler karşısında kendimizi üzülmekten alıkoyamıyor; tacizlerin, skandalların, şüpheli ölümlerin sıkça yer aldığı Hollywood dünyasına da tekrar şöyle bir göz atıyoruz.

Gizemli ölümlerin ardı arkası kesilmediği bu camiada, aktris Natalie Wood’un hikayesine kulak kabartıp, içimizi dağılıyoruz şimdilik. Hadi devam edelim..

1938 yılında Rus göçmen bir ailenin kızları olarak dünyaya gelen Wood, henüz çocuk yaştayken kameralarla tanışır. 6 yaşındayken de bilinen sahne adını alır. West Side Story, Rebel Without A Cause, Splendor İn The Grass gibi filmlerde yer alan Wood, Oscar ödüllerine aday gösterilir ancak kariyeri boyunca heykelciği hiç kazanamaz. Neyse çok da mühim değil.

Wood kariyerinin yanı sıra aşk hayatından da sıkça söz ettirir. Kendisinden 23 yaş büyük müziğin karanlık ismi Frank Sinatra’yla aşk yaşar. Korkmayın ona herhangi bir zarar vermez.

Bu aşk da bittikten sonra 1956 yılında çekilen Rebel Without Cause filminde genç kızların sevgilisi James Dean ile tanışır ve çekimler sırasında yakınlaşır. Ancak bir diğer gizemli ölümün başrol ismi Dean, filmin vizyona gireceği zamanlar trafik kazasında hayatını kaybeder. Ardından Natalie’miz de bunalıma girer.

Natalie Wood ve Robert Wagner

Aşk hayatında bir türlü yüzü gülmeyen Wood, 1957 yılında keşke evlenmeseydi diyeceğimiz, aktör Robert Wagner ile evlenir. Bu ilişki de özel nedenlerden dolayı biterken, bir süre sonra prodüktör Richard Gregson ile evlenir Wood.

Yok olmaz bu evlilikte yürümez.. Yeniden karşısına çıkan Robert Wagner’le ikinci kez evlenir ve çocukları olur.

Oldukça yolunda giden bir ilişki gibi görünür.. Ancak tarihler 1981 yılını gösterdiğinde, bu ikili ve aktör Christopher Walken bir yat gezintisine çıkar. Ertesi gün Natalie Wood’un boğulduğu haberleriyle tüm dünya sarsılır. Her ne kadar raporlarda Wood’un, yüksek miktarda aldığı alkol nedeniyle bottan düşmesi sonucu boğulduğu bilgileri yer alsa da.. bu rapora kimse pek inanmaz ve eşi Robert Wagner’in çelişkili ifadelerine göre de gizemli bir ölüm olarak anılmaya başlar.. Geminin kaptanı da yıllar sonra ikilinin o gece şiddetli bir tartışma yaşadığını söyler. Hedef gösterilen Wagner’in üzerindeki şüpheler de böylece giderek artar.

Bundan birkaç ay önce polis John Corina ise şüpheli Robert Wagner’ın çelişkili ifadeleri nedeniyle dosyanın yeniden açıldığını ve elde edilen bulguların Wagner’i gösterdiğini açıklar.. Büyük ihtimalle dava hala devam etmekte. Kim öle kim kala artık..

Sanırım bu hikayenin en hüzünlü ve büyülü kısmına geldik. Natalie Wood’un denizlerden çok korktuğu söylenir.

Kehanetlere göre falcı tarafından Wood’un annesine, kızının bir gün çok ünlü olacağı ve sulardan uzak durması gerektiği aksi takdirde kızının öleceği söylenir..

Ne diyelim ki artık..

YAKIN PLAN: SUFFRAGETTE | SÖZDE DEĞİL ÖZDE….

“Kadınların Sosyal ve Politik Birliği(WSPU: Women Social and Political Union) üyeleri.. Soldan sağa; Emmeline Lawrence, Christabel Pankhurst, Sylvia Pankhurst, Emily Davison

İnsanoğlu, varoluş sürecini şöyle bir düşündüğünde madden büyük bir gelişme katettiğini fark etti ve bununla amansızca övündü. Uçsuz bucaksız bir yolda medeniyete çıkan kapıları bir bir bulmaya çalıştı. Hayatın anlamı madden devam ederken, süreç içerisinde eril düzen de tekelleşti.

Maddi kazanımların peşinden koşan eriller, manevi değerleri de görmezden gelip yaşamayı yozlaştırdı ve kadınlar için sınırları eril düzen içerisinde çizmeye çalıştı. “Kadının yeri evidir” (daha birçokları) gibi yoz söylemlerle kadınlara, özel yaşam alanlarına yönelik saçma sapan yaşam stilini dikte etmeye kalkıştı.

Şimdi bu kadar geçmişe gitmişken, biraz da yakın geçmişe gidelim.. Kadınların, oy hakları için mücadele ettiği 20. yy İngiltere’sine..   

“Kadının yeri evi ve çocuklarının yanıdır” anlayışını elinin tersiyle iten, kamusal alanda söz sahibi olmak isteyen “Süfrajetler” (oy hakkını savunan kadın), 1903 yılında kadın hakları savunucusu Emmeline Pankhurst tarafından kurulan “Kadınların Sosyal ve Politik Birliği” (WSPU: Women Social and Political Union) hareketi kapsamında Manchester’da kadınların oy hakkı için seslerini duyurmaya başladı.

Süfrajetler, kadınların siyasal hakları çerçevesinde taleplerini dile getirmek için protestolar gerçekleştirdi. Ancak talepleri eril mahkeme tarafından görmezden gelindi. Kadın haklarının genişletilmesini amaçlayan yasa tasarısının da düşmesiyle birlikte süren protestolar şiddetini artırdı. Çok sayıda bina süfrajetler tarafından ateşe verilirken, Britanya Bütçe Başkanı David Lyod George’un villasına da bombalı saldırı düzenlendi. Süfrajetler, birer birer tutuklandı, yıldırma politikalarına karşılık da açlık grevine gitti. Tutuklu süfrajetlerin durumu “açlık grevi-zorla beslenme-yeniden açlık grevi” şeklinde zinciri takip etti.

Emily Davison’ın Kral
5’inci George’un atı tarafından ezilmesi

1913 yılına gelindiğinde ise mücadeleden vazgeçmeyen süfrajetler, acı bir kayıp yaşadı. Hareketin üyelerinden Emily Davison, seslerini krala duyurmak istedi. Elindeki flamayla, Epsom derbisinde sahaya girmesinin ardından 5’nci George’un atı tarafından ezilerek acı bir şekilde hayatını kaybetti.

Emily Davison’ın ölümü, hareketin geniş kitlelere ulaşmasını sağlamış, kadınların kamusal alanda etkili oluşunun önünü açmıştır. Sonuç olarak İngiltere’de 1918’de kadınlar yalnızca parlamento üyesi olabilirken, seçme seçilme hakkına ise 1928 yılında ulaşmıştır.  

Ne yazık ki hareketin öncüleri Emily Davison ve Emmeline Pankhurts verdikleri mücadelenin karşılığını göremeden hayatlarını kaybetmiştir.

“Kadınlar sakin bir mizaca ve siyasal ilişkileri muhakeme edebilecek akli dengeye sahip değildirler. Kadınların oy kullanmalarına izin verirsek sosyal yapımız bozulur” -Suffragette

Sarah Govran’ın yönettiği, Abi Morgan’ın senaryosunu yazdığı “Suffragette” filmi ile devam ediyoruz. Sufragette hareketinden yola çıkılarak yapılan bu belgesel-drama türündeki filmin başrollerinde ise Carey Mulligan, Helena Bonham Carter, Anne Marie Duff yer alıyor.

Film açılır açılmaz fondan eril zihniyetin temsili olarak, “Kadınlar sakin bir mizaca ve siyasal ilişkileri muhakeme edebilecek akli dengeye sahip değildirler. Kadınların oy kullanmalarına izin verirsek sosyal yapımız bozulur” şeklindeki cümlelerle kadınların küçük düşürüldüğüne tanıklık ediyoruz. Ardından kendimizi dar kamera açılarıyla bir çamaşırhanede çalışan kadın işçilerin arasında buluyoruz. Kamera hareketleri ise Maud karakteri üzerinde hikayeyi anlatmaya başlamakta..

“Çamaşırcılık kadınlara kısa bir hayat biçer” 

1912 yılının İngiltere’si..

Maud, erkeklere oranla daha az maaş karşılığında ve fazla mesai yaparak çocukluğundan beri çamaşırhanede çalışmaktadır. Vücudunda ise çalışmaya bağlı olarak çok sayıda yanıklar vardır.

İş gereği bir yere paket götürmesi gereken Maud, yoldan geçerken kendini vitrinin içindeki mankenlere bakarken bulur. Vitrinde güzel kıyafetler içerisinde anne ve çocuk mankenler vardır. Anne manken örgü yapıp, çocuklarına bakarken gösterilmektedir. Kadının özel yaşam alanına yönelik sembol okumaları ikincil olarak burada yer almaktadır. Maud böyle bir hayatı arzulamaktadır.  

Sonra birden o cam kırılır ve “Kadınlar için oy” sesleri yükselir. Maud, süfrajetlerin gerçekleştirdiği eylem ortasında kalakalmıştır. Eylemde ise çalışma arkadaşı Violet’in olduğunu görür.. Apar topar oradan uzaklaşır..

Onca mesaiye rağmen bana mısın demeyen Maud akşam eve geldiğinde ev işlerini yapmakta ve kıyafetleri yıkamaktadır. Çatışma anına kadar Maud’un hayatı tüm özel yaşam kodları çerçevesinde bu şekilde sürmektedir. Bir yandan da süfrajet eylemleri devam etmektedir. Maud ise dayatılmış fikirleri kabul ederek, kanuna aykırı olduğu gerekçesiyle eylemleri yanlış bulmaktadır .

Gelgelelim ki.. Bir gün iş yerinde arkadaşı Violet’in kızı Maggie’nin, patronu Taylor tarafından taciz edilmesi üzerine dönüşüm yaşayıp bu hareketin içine dahil olur Maud. Çünkü kendisi de zamanında patronu tarafından çok kez tacize uğramıştır.

“Kaderimizi belirlemek için biz kadınların sahip olduğu gücü asla hafife almayın” -Emmeline Pankhurst

Maud, hareketin belli toplantılarına katılmakta yavaş yavaş düşünceyi kabul etmektedir. Eylemler, hareketin öncüsü Mery Streep’in canladırdığı, Emmeline Pankhurst karakterinin direktifleriyle gerçekleşmektedir. Emmeline Pankhurst karakterine ise filmde kısmi olarak yer verilmiştir.

Orta sınıf kadınların başlattığı bu hareket başlarda daha alt sınıfta yer alan kadınlar tarafından benimsenmemektedir. Çünkü dayatılan fikirler çerçevesinde kadınların evde oturması gerektiğine inandırılmışlardır. Eril düzenin etkilerine bağlı olarak toplumsal zihniyet okumaları en yakın Maud’un eşi ve komşularının söylemleri üzerinden yapılabilir.

Bu sırada eylemler sürerken, süfrajetler dedektifler tarafından izlenmekte ve mimlenmektedir. Alt sınıfta bulunan Maud ve diğer süfrajetlerin adlarının, gazetede kötü şekilde çıkarılması bu hareketi tamamen itibarsızlaştırmaya yöneliktir. Bu dönemde de medya süfrajet hareketine yer vermeyip, tamamen algı operasyonu yürütmektedir.

“Dünyaya gözlerini açan her küçük kızın, ağabeyleriyle eşit şansa sahip olabileceği zamanlar için savaşıyoruz” – Emmelline Pankhurst   

Şiddetini artıran eylemler sonucunda süfrajetler tutuklanmaya başlamaktadır. Maud da tutuklanmış ve evine gidememiştir. Serbest bırakılan Maud, evine döndüğünde hazin bir manzarayla karşılaşmıştır. Eşi evinin kilidini değiştirip, Maud’u sokağa atıp, çocuğundan uzaklaştırmıştır. Çünkü böyle bir olay erkek tarafından utanç kaynağı olarak görülmektedir.

Çok kez tutuklanıp serbest bırakılan süfrajetler ise eylemlerinden vazgeçirilmek istenmiştir. Bunun sonucu süfrajetler açlık grevine gitmiştir. Hükümet, yürüttüğü operasyonla süfrajetleri “zorla beslemeye” kalkışmıştır. Olaylar, “açlık grevi-zorla beslenme-yeniden açlık grevi” gibi zinciri takip etmiştir. 

Süreç içerisinde Maud, kocası tarafından oğlu ile cezalandırılmak istenmiştir. Yine Maud serbest bırakıldığı bir gün oğlunu görmek isterken, “ya bu nasıl bir baba diyeceğimiz” babası tarafından, oğlunun başka bir aileye evlatlık olarak verildiği ana denk gelmiştir. Maud bu karara her ne kadar karşı çıksa da karar mekanizması baba tarafından böyle bir aile içi şiddet gerçekleştirilmiştir.

“Yasayı çiğneyenler değil yasaları oluşturanlar olmak istiyoruz” -Emmeline Pankhurst

Çocuğunun acısını içinde yaşayan Maud tüm odağını harekete yönlendirerek, eylemlerde katılmaya devam etmiştir. Süfrajetler, etkili eylem planı hazırlayarak, seslerini daha etkin kişi olan krala duyurmak istemişlerdir. Maud, hareketin diğer üyesi Emily (Emily Davison) ile Episom derbisine katılmış, elinde flamayla sahaya giren Emily ise Kral 5’inci George’un atı tarafından ezilerek, birkaç gün sonra hayatını kaybetmiştir.

Filmin sonunda ise Emily Davison gerçek cenaze görüntüleri verilmiş, ardından kadınların hangi ülkelerde ne zaman oy kullanmaya başladığı ile ilgili bilgiler verilmiştir.

Maud karakterini; özel alan, toplumsal zihniyet-patriyarkal düzen içerisinde incelemesini yaptık . Filmi, tarihteki Süfrajetler Hareketine paralel olarak ele aldığımızda ise şunları söyleyebiliriz: Film, direkt olarak orta sınıfa mensup kadınların başlattığı hareketin oluşumundan-gelişiminden bahsetmez. Kendimizi zaten devam eden olaylar zincirinde buluruz. Bu yüzdendir ki hareketin öncü ve önemli üyeleri olan Emmeline Pankhurst ve Emily Davison karakterlerinin oluşumu kısmi olarak yer almaktadır. İşçi sınıfa mensup kadınların da harekete dahil oluşu kurgusal olarak Maud üzerinden anlatılmaktadır. Ayrıca dönemin toplumsal zihniyeti ve eril düzen anlayışı Maud’un (ayrıca; violet, maggie,edith) yaşadığı problemler üzerinden aktarılmaktadır. Filmde; süfrajet hareketinin tarihsel olayları; yasa tasarısının düşmesi, bombalı eylemler, açlık-grevi- zorla beslenme-yeniden açlık grevi, Emily Davison’ın ölümü şeklinde yeniden kurgulanmştır. Film, kadınların oy hakları kazanımı çerçevesinde, yaşadığı zorluklar ve akabindeki mücadeleleri için kesinlikle izlenmeye değer. 

BİZDEN 1’i | Ömer Kavur Sineması : “Kırık Bir Aşk Hikayesi”

“Ben bireyin yalnızlığına inanan bir insanım. Yalnız olan bir insanın kendi ile hesaplaşması kaçınılmazdır. Sinema yapabilmek için gösterilmesi gerekli direncin kaynağı da bu yalnızlıkla baş edebilme çabasıdır.” -Ömer Kavur

Öncelikle sizleri bloğun yeni serisi “Bizden Biri ” ile tanıştırayım. Seri; bu topraklara özgü filmlerin, sanatçıların ve kişilerin yer aldığı içeriklerden oluşacak. Bugünkü “Bizden Biri’inin” konukları Ömer Kavur ve “Kırık Bir Aşk Hikayesi” filmi.. Kocaman bir alkış..

Şüphesiz ki bu topraklardan ne büyük sanatçılar geldi geçti.. Hepsinin ortak dertlerinden biri bu topraklardaki insanların hikayesini anlatmaktı. Kimileri bu ortak dertleri filmlerine, kimileri şiirlerine, kimileri de şarkılarına yansıttı. Bunlardan biri ise Auteur Ömer Kavur’du.. Peki Ömer Kavur sinema yolculuğuna nasıl başlamıştı?

1944 yılında Ankara’da dünyaya gelen Kavur, Kabataş Erkek Lisesindeki eğitimini tamamlamasının ardından sinema eğitimi almak üzere Fransa’daki Conservatoire Independent du Cinema Français’e gitti. Türkiye’ye döndüğünde ise edebiyatçı Refik Halid Karay’ın eserinden uyarladığı “Yatık Emine”(1974) filmi ile yönetmenliğe başladı. İlerleyen zamanlarda ise, Ah Güzel İstanbul, Göl, Akrebin Yolcuğu, Anayurt Oteli, Gizli Yüz ve Gece Yolculuğu gibi unutulmaz filmleri çekti. Güçlü metaforlar barındıran Ömer Kavur sineması ise zaman, politika, yaşam-ölüm, yolculuk, sosyo-kültürel ve varoluşculuk meselelerinin üzerine kuruludur.. Bu muhteşem filmlerin ustası, 2005 yılında ne yazık ki lenf kanseri nedeniyle hayatını kaybetti. Geride bıraktığın tüm filmler için teşekkür ederiz. Huzur içinde uyu..

“Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar. Ya bir insan yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir” (Tolstoy)

Sinema yolcusu Kavur’un 1981 yılında beyaz perdeye aktardığı, senaryosunu Selim İleri’nin yazdığı “Kırık Bir Aşk Hikayesi” filmiyle başlıyoruz yolculuğumuza..

Diğer aşk filmlerinin çok ötesinde olan Kırık Bir Aşk Hikayesi” filmini yolculuk, yalnızlık, varoluşculuk ve taşra sorunları üzerinden inceleyeceğiz..

Film, Hümeyra’nın canlandırdığı edebiyat öğretmeni Aysel karakterinin taşraya atanmasıyla başlıyor. Ömer Kavur sinemasının en önemli ögesi yolculuk kavramı, Aysel karakteri üzerinden somut olarak ilk burada başlarken, Anadolu tasviri ise sahil kasabası Ayvalık üzerinden bu bölümlerde gerçekleşiyor. Aysel, 36 yaşlarında yalnız ve mesafeli bir karakterdir. Okul-ev arasında durağan bir hayat sürdürmektedir. Ta ki Kamran Usluer’in canlandırdığı filmin en derin karakteri resim öğretmeni Bedri ile tanışıncaya kadar.

– “Hayat her gün sadece tekrar ediliyor. Korkunç değil mi?  -Bedri..

Bedri karakteri 40’lı yaşlarını aşmış, varoluşu sorgulayan, yalnız bir karakterdir. Kasabaya gelen Aysel öğretmene karşı ise birtakım duygular beslemektedir. Ancak Aysel, Bedri’nin bu duygularına sadece arkadaşça karşılık verir. İki karakterin diyalogları ise taşra hayatının sorunları, eğitim eleştirisi, varoluşculuk üzerine kuruludur. Buna paralel olarak, öğretmenler odasında gençlerin eğitim sorunları üzerinden yapılan konuşmada; gençlerin okumadığı, okulu bitirenlerin ise hemen evlendiği ve onca yetenekli çocuğa rağmen sistemin yetersizliği karşısında kendilerini bulamadıklarından bahsedilir.

“Çembere sıkıştırılmış gibiyim” -Fuat

“Bir tek sen değilsin ki..” -Bedri

Gelelim filmin esas oğlanı, işleri bozulduktan sonra ailesinin baskısıyla fabrikatör kızıyla nişanlanacak olan Fuat karakterine. Kadir İnanır’ın canlandırdığı bu karakter, taşranın içine sıkışmış, hayatta ne aradığını bulmak isteyen karakterdir. Olaylara devam edelim.. Esas kızımız ve esas oğlanımız, Fuat’ın nişan töreninde tanışır. Fuat yapılan bu nişandan çok mutsuzdur. Çünkü kararları kendi adına ailesi vermektedir. Aynı şekilde Fuat’ın nişanlısı da bu sevgisizliği hissedip emrivaki duruma rıza göstermemektedir. Mutsuz ve sağlıksız bir ilişki söz konusu anlayacağınız.. Ayrıca filmde kapitalizm sorunları zengin aile üzerinden aktarılır. Bu aile kendini beğenmiş, istediğini anında yaptıran bir aile olarak tasvir edilir.

“Çok güzel ve çok acıdıydı” -Aysel  

Fuat, nişanda Aysel’i görür gelmez görmez aşık olur. Ona bir şekilde ulaşmanın yolunu bulmak istemektedir. Uzun uğraşlar sonunda Aysel’e açılır. Bu sırada yaşamla ölüm arasında bir umutla tutunmaya çalışan Bedri, Aysel’in sevgisizliği karşısında intihar eder. Bedri’nin ölümünden sonra ise Fuat ile Aysel bir şekilde yakınlaşır. Fuat uzun uğraşlar sonucunda tutunduğu aşkının karşılıksız olmadığını anlar. Ancak Fuat hala nişanlıdır. Aysel’in tek tesellisi ise Fuat’ın nişanlısına karşı bir şey hissetmeyişi olmasıdır. Bir yandan da ikili sınırlı bölgelerde aşklarını sürdürmeye çalışır. Bu sırada Aysel ve Fuat’la ilgili kasabada dedikodular yayılmaya başlar. Bu dedikodular sonucu Aysel, Fuat’tan ayrılmak ister. Fuat, bu karar karşısında Aysel’in elinden tutup, kasabalının önünden geçerek aşklarını ilan edercesine toplumsal normlara meydan okur. İlerleyen sahnelerde Aysel’in toplumsal baskıya dayanamayıp ayrılma kararını açıklaması üzerine Fuat ne yapacağını bilemez.. Bu aşk, kırık bir aşk hikayesi olarak karakterlerin hayatında yerini alır. Fuat ise eski nişanlısına dönerek evlenir. Bu ikili tam 10 yıl sonra bir dinlenme tesisinde yeniden karşılar. Yolculuk kavramının, dinlenme tesisleri üzerinden tekrar karşımıza çıkışı da çok etkileyici bir ögedir. Fuat, Aysel’i hiç unutmadığını söyler. Aysel ise yine gitmek zorundadır…

Kırık Bir Aşk Hikayesi, tüm analizlerin dışında yürek burkan türden bir film. Bedri, Aysel ve Fuat’ın varoluş çabalarının toplumsal normlara karşı yenik düşmesi filmi daha da hüzünlü kılan etkenler arasında. Filmdeki aşkın derinliğine değinecek olursak, tüm mutlu günlere rağmen sevdiklerimizin arkamızda duramayışı,elimizden tutamayışı ya da bir düşman edasında kaçışı, aşkı acılı ve unutulmaz kılıyor sanırım. Onca isteklerimize, hayallerimize rağmen cesaretimizin yok olması gerçekten acı verici bir durum olsa gerek. Eğer mutluluğu kaybetmek istemiyorsak ya cesur davranalım ya da hiç bu işlere bulaşmayalım. Sonra ömrümüzün geri kalan kısmını mutsuzluğumuzu törpülemekle geçiriyoruz.

Kaynak: Sinemamızda bir “auteur”: Ömer Kavur -Şükran Esen

ORTAYA KARIŞIK: “Onca Yoksulluk Varken “

“Hey gidi çocukluk saatleri,  

sadece geçmiş gitmişten fazlası varken

figürlerin ardında ve gelecek yokken önümüzde,

Büyüyorduk elbet ve bir an önce büyük olmak için

sıkıştırırdık kendimizi kimi zaman, büyümüş olmaktan

başka şeyi olmayanlar hatırına biraz da.

Rainer Maria Rilke- “Dördüncü Ağıt”

Ah be Rilke, bilseydik gelecek günlerimizin mutluluk getirmediğini yaşar mıydık bile isteye.. İşte inadına  değil mi bir sonraki günlerimiz için bu kovalamaca..

Eğer kederlenip yıkılmadıysanız, bir yerlerde kalp spazmı falan geçirmediyseniz hadi devam edelim.. Çünkü az sonralarda yıkılmamak için ölmememiz gerekiyor. İşte karşınızda yeni yılın ilk “Ortaya Karışık” bölümü.. Veeee muhterem konuğum “Onca Yoksulluk Varken”..

Rilke’ydi, geçmiş zamandı derken, büyümek için heyecanla, büyük umutlarla ve güzel dileklerle  yeni bir yıla daha girdik.. Girdik ama birtakım sürprizler hemen kapının ardındaydı.. Can acıtan birtakım kötü sürprizler.

Bir umutla girdiğimiz yeni yılın ilk günlerinde, Çankaya Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışan Ceren Damar Şenel’in, odasında tartıştığı “hukuk” öğrencisi İsmail Hikmet tarafından öldürüldüğü haberiyle sarsıldık. Çalışıp birtakım şeyleri kendi bileğinin hakkıyla kazanmayı bilmeyen, ailesi tarafından da öğretilmeyen bu yaratık bir kopya uğruna öğretmenini odasında katletti. Evet bunlar ne yazık ki yaşandı. Üstelik bir hukuk fakültesi adı altında… Gençler biz okuyun derken, fiziksel olarak gidin sıralarda oturun defteri açın, zahmet olmazsa sağ ya da sol elinizi kaldırın şimdi yazın şeklinde okuyun demiyoruz. Okuyun da biraz bu beyninizin içindeki pislik düşünceleri temizleyin, iğrenç karakterlerinizi yontun diye okuyun diyoruz. Buradan anlaşılıyor ki Türkiye’de okumak, fiilen bir binaya gitme düşüncesinden ibaret sanırım. Kendini düşüncesel olarak geliştirmiş, boyut atlamış insanları bu söylememimden tenzi tutuyorum tabiki de..

Peki bu elim olaydan sonra ne oldu? Üniversitelerde şiddet olaylarının önüne geçilmesi adına YÖK Yürütme Kurulu Üyeleri’nin, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığından üst düzey yetkililerin ve akademisyenlerin katıldığı ” “Üniversitelerde Huzuru Ve Güveni Artırma Toplantısı”  yapıldı.

Toplantıda; “Huzur ve güveni artırmaya yönelik devlet ve vakıf bütün üniversiteler dahil bütün yerleşkelere yönelik güvenlik verilerinin toplanması ve risk analizinin yapılması
-Üniversitelere ait yerleşkelerin girişinde özel güvenlik görevlileri tarafından yapılan önleyici güvenlik tedbirlerinin artırılması.
-Fiziki tedbirlere yardımcı olan araç ve gereçlerin nicel ve niteliğinin artırılması.
– Üniversitelerde şiddet ve huzursuzluğa sebep olan nedenlere ilişkin makale, panel ve konferans gibi bilimsel çalışmaların başlatılmasının teşvik edilmesi.” şeklinde kararlar alındı. Umarım bir daha böyle acılar yaşamayız.      

Bizler halen Ceren hocanın durumunu atlatamamışken, bir de ne patlasın.. Addams Family (Addams Ailesi) tadında bir aile… Palu Ailesi…

Her şey yerli Agatha Christie’miz Tv programcısı Müge Anlı’nın programında patlak veriyor. Herkesin kulağında tek bir aile “Palu ailesi”. Fuhuş, tecavüz, gasp, büyü ve daha ne varsa hepsi bu aile de. Organize suç örgütü mübarek.. Aile kayıp kızları Meryem ve torunları Melike’yi bulmak için çıkıyor. Çok geçmeden anne-kızın öldürüldüğü bilgisi paylaşılıyor. İfadelerinden anlaşılacağı üzere suç aile içinde işlenmiş. Fakat bu iğrenç aile birbirlerini kollamak adına ölü taklidi yapmakla geçinmiş. Böyle bir suç örgütünün iğrenç suçlara rağmen bunca zamandır tutuklanmamış olması da üzerinde durulması gereken ayrı bir konu. Neyse ki yoğun tepkilerin ardından gözaltına alınıp tutuklandılar. Bir de Palu ailesi bazlı yapılan iğrenç espriler vardı.. Beyler, hanımlar siz iyi misiniz? Nasıl bir şeye hizmet ettiğinizin farkında mısınız?

Olaylar biter mi bitmez. Norveç gündemi mi sandınız? Durun Norveç gündemi tadında haberden bahsedeyim. Kar yağıyordu yağacaktı yok teğet geçti şeklinde haberler vardı. Neyse ki bir gün de olsa yağdı da kışçı tayfa mutluluktan öldü.

Nerede kalmıştım.. Emekliye zam ve asgari ücret.. Herkesin gözü kulağı hükumetten gelecek bu haberdeydi.. 1602 lira olan asgari ücret yapılan görüşmelerin ardından 2020 TL’ye çıkarken, emeklilere yapılan yüzde 10’luk zam ise asgari ücretteki etkiyi yaratmayarak, birçok emekliyi hayal kırıklığına uğrattı. Ee kardeşim bu insanlar nasıl geçinecek? Vergi mi ödeyecek kira mı yoksa temel ihtiyaçlarını mı karşılayacak ? Orası muamma..

Ocak ayının önemli olaylarından bir diğeri de oyuncu Deniz Çakır’ın başına gelenler. Gün geçmiyor ki bir sanatçımız gözaltına alınıp ifade vermesin. Efendim iddialara göre gözaltı sebebi, Çakır’ın gittiği ‘içkili’ mekanda ‘başörtülü’ kadınlara “Burası Arabistan mı? ” demesiymiş. Karşı taraftan da herhangi bir açıklama yapılmaması da ayrı bir ironi..

Yeni yılın en komik olayında ise ücretli poşet uygulaması yerini aldı. Özlenen babaanne torbaları da bu vesileyle geri dönmüş oldu. İnsanların nostaljik hastalığını nüksetti. Gelelim kanuna.. Resmi Gazetede yayımlanan kanuna göre 1 Ocak 2019 itibariyle ücretli plastik poşetler 25 kuruş oldu. Kimileri poşet uygulamasının fiyatını yüksek bulurken, kimileri de çevre kirliliğinin azalması adına umutluydu. İlerleyen günlerde göreceğiz efenim..    

Son haberimizle Ocak ayının ilk yarısını kapatıyorum. Bu haber ise Trump’tan geldi.. Trump her zamanki gibi Twitter tehditlerinde Türkiye’yi hedef aldı.

Twitter şövalyesi Trump, Türkiye’nin Suriye’deki YPG’yi vruması halinde, Türkiye’nin ekonomisini çökerteceğini açıkladı. Zaten dolar/euro almış başını giderken bir yerinde otur be kardeşim.. Aradan 24 saat geçmeden ise Türkiye’yle ilgili olumlu düşüncelerimiz var şeklinde tweet attı. Güler misin ağlar mısın?

Onca yoksulluk varken demiştik değil mi? İşte bu bazen somut yoksulluk, bazen vicdan yoksulluğu, bazen de akıl yoksunluğu olabiliyor. Yoksul olmadığımız günlerin şerefine be Vanya Dayı.. Bugünlük de bu kadar hoşçakalın anacığım byeee..

YAKIN PLAN: Sinemanın Sürrealist Çifti: Harold and Maude…

Harold and Maude

” Hayata uzan, risk al, hatta incin. Ama elinden geldiğince iyi oyna.”

  Maude’dan Harold’a…

Aa kimler gelmiş kimler.. Bugün yakın planda benim için çok özel bir filme yer veriyorum. İşte karşınızda bloğumun isim şeysi (annesi, babası, dedesi, halası vs.) Harold and Maudeeeeeee.. Eh bu özel konuğa bir alkış isterim tabi ki..

Hadi hemen başlıyoruz. Erken yaşta aramızdan ayrılan, birçok filmi dışında herkesin izlediğini düşündüğüm Being There (Merhaba Dünya) filminin yönetmeni Hal Ashby’nin 1971 yılında yönettiği, Colin Higgins’ın senaryosunu yazdığı kara mizah türündeki Harold and Maude ( Harold ve Maude) filmiyle başbaşayız. Ashby, bu filmde aile normlarının reddi, burjuvazi, din ve siyaset üzerinden sağlam göndermeler yapıyor.

“Şu ana kadar çok kaygısız, boş ve mutlu yaşamın oldu” – Mrs. Chasen

Film, 20’li yaşlarında olan varoluşçu karakterimiz Harold’ın, kendini asma sahnesiyle başlıyor. Kadraja giren annesi Mrs. Chasen’ın ise bu durum karşısında kılı bile kıpırdamıyor. Derinlerden biraz “ne vicdansız anneymiş bu be” laflarını duyar gibiyim. Ancak durum öyle değil. Çünkü bu Harold’ın ilk intihar teşebbüsü değildir. Burayı unutma hemen döneceğim.

Biraz bu aileyi çözümleyelim. Kaygısız, boş ve mutlu bir yaşam denilince aklınıza ilk hangi terim gelmektedir? Bunlardan biri zenginlik ise doğru cevap kutlarım. Koskoca malikanede yaşayan bir anne ve bir oğul. İki kişilik yalnızlığın ve sevgisizliğin yol açtığı Harold karakteri. Harold, hiç arkadaşı olmayan neredeyse annesi ve amcası (bir de amcamız var) dışında kimseyle iletişime geçmemiş asosyal bir karakterdir. Tek eğlencesi ise annesinin bir yudum sevgisi için bulunduğu intihar teşebbüsleri. Peki bu çocuk neden böyle olmuş? Bakalım.. Çocukken kimya dersinde, laboratuvar çalışmasında meydana gelen patlama sonucu Harold’ın ailesine, öldüğü haberi geliyor. Bu durum karşısında ise Mrs Chasen hemen kendinden geçip bayılıyor. İşte tam bu tepki karşısında Harold kendini çok değerli hissediyor. Annesinin ilgisi için ardı arkası bitmeyen intihar şakaları yapıyor. Gün geliyor, odada kendini asıyor, gün geliyor kendini kanlar içinde bırakıyor, gün geliyor kendini yakıyor. Ama bana mısın demiyor Mrs. Chasen. Gelelim Mrs. Chasen karakterine.. Sert, dominant, kuralcı, sevgisiz diyebileceğimiz bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.  Harold adına ise tüm kararları Mrs. Chasen veriyor. Hatta evleneceği kişiyi de mülakat yoluyla belirliyor. Bu anne-oğul ilişkisi Oedipus kompleksinin örneğini oluşturuyor.

”  -Sana özel mutluluk veren şey ne?

   -Cenazelere gidiyorum” – Harold

Günler böyle geçiyor derken.. Yabancı insanların cenazelerine gitme takıntısı olan Harold, tam burada ruh ikizi Maude’la karşılaşıyor. Maude 80 yaşına girecek, hedonist, anarşist bir karakter. Maude’un cenaze takıntısı ise oraya gelen kişilerin arabalarını çalıp, son gazda trafiğe çıkmak. Buraya da döneceğim unutma. Bu sürrealist ikili tanıştıktan sonra birlikte zaman geçirmeye başlıyor. Kah milletin arabalarını kaçırıyor, kah inşaat çalışmalarının ortasında piknik yapıyor.

“Yaşamın içindeyken ölümün de içindesiniz, çünkü yaşamdan çıkınca ölümden de çıkmış oluyorsunuz. Montaigne

Filmdeki diğer bir konu ise yaşam-ölüm döngüsü.. Bu açıdan sürekli kendini öldürmeye çalışan bir Harold, 80 yaşına girmesine rağmen yaşamdan hala zevk alan bir Maude. Maude karakteri ise acı tecrübelerin sonucu hazza ulaşmış kişidir. Çünkü I. ve II. Dünya Savaşı’nı gördüğünü, kolundaki dövmesinden de Nazi toplama kampından sağ çıkmış biri olduğunun okumasını yapıyoruz. Dünyada bir insanın başına en kötü ne gelebilir ki? Maude onca acıya rağmen yıkılmadıysa hayatının geri kalanında neden hazza ulaşmak istemesin ki? Yanlış sürüş tekniğiyle son gazda gittiğinden bahsetmiştim. Bu da yaşamla ölüm arasındaki ince çizgi mesajı.. Ayrıca filmdeki diyalogların çoğu da ölüm ve yaşam üzerine kuruludur.

“Bir orduya mensup isen, daima dostların olur” – Victor Amca

Filmde bir de amcamız var demiştik. Emekli Tuğgenarel Victor Amca. Ailenin babası olmadığı için aile reisi görevini amcası üstlenmiştir. Mrs. Chasen, başarısız seyreden gelin mülakatlarında, Harold’ın, adayları intihar şakaları ile korkutması sonucu Harold’a, düzelmesi için askere gitmesi gerektiğini söylüyor. Hemen konuyla Victor Amca’nın ilgilenmesini istiyor. Victor Amca, Harold’a askerliği yücelttiği ikna konuşmasında; Kore Savaşında General Douglas MacArthur’un sağ kolu olduğunu söylüyor. İkonik olarak Tuğgeneral Victor sağ kolunu da savaşta kaybetmiştir. Ayrıca asosyal Harold’a askere gitmesi halinde daima dostlarının olacağını söylüyor. Buradaki devlet eleştirisi ise Victor Amca üzerinden seyrediyor. Nerede kalmıştım. Harold askere gitmek ister mi? Ne çare.. Onun sadece Maude’u vardır.

“75 çok erkendir ama 85’te insan sadece gün sayar” -Maude

Askere gitme mevzusunu da bir şekilde aradan çıkaran Harold, Maude’a aşık olduğunu hissetmektedir. Maude’la artık evlenmek istemektedir. Gelin mülakatları düzenleyen annenin ise bu evlilik haberi çok da hoşuna gitmeyecektir. Mrs . Chasen ve kilise bu evliliğe karşı çıkar. Ama bu Harold’ın çok da umurunda değildir. Birlikte caddelere taşlar içinde konmuş ağaçları çalıp ormana diktiği bu güzel ruhlu kadının, 80’inci yaş günü gelmiştir. Az sonralarda göreceğimiz, hazırlanan bu güzel süprizde, Maude birtakım ilaçlar içmesinin ardından 80 yaşına girdikten sonra öleceğini söylemektedir. Harold şok tabi..

İşte tam varoluş örneğine geliyoruz. Harold, çok sevdiği arabasıyla tıpkı Maude’la yaptıkları gibi son hızda giderken, Harold’ın arabasının bir uçurumdan düşerken görüyoruz. İşte tam “ah be bu olmadı Harold” derken, bir de ne görelim şakacı karakterimiz uçurumun kenarında, Maude’un ona verdiği enstrümanı çalarken görülmektedir. Harold’a yakışır cinsten yani. Harold, Maude sayesinde iç yolcuğunu bu şekilde tamamlamıştır.

Ne diyelim herkesin bir Maude’u olsun ya da her neyse…

LİSTELER: Müzisyenlerin hayatlarını konu alan 10 film…

    “Müzikte aradığınız nedir Mösyö?

– Pişmanlıkları ve gözyaşlarını arıyorum.” (Dünyanın Tüm Sabahları)   

Listeler başlığı altında sizler için müzisyenlerin hayatlarını konu alan 10 film derledim .

1. Amadeus (1984)

Milos Forman’ın yönetmenliğini yaptığı film, 18. yüzyılda Viyana’da yaşayan besteciler Wolfgang Amadeus Mozart ile Antonio Salieri’nin başından geçenleri konu almaktadır. Film 8 dalda Oscar ödülü kazanmıştır. Başrollerinde; Mozart karakteriyle Tom Hulce, Antonio Salieri karakteriyle F. Murray Abraham yer almıştır.  

2. Bohemian Rhapsody (2018)

Bryan Singer’ın yönetmenliğini yaptığı film, İngiliz efsanevi rock grubu Queen ve grubun solisti Freddie Mercury’nin hayatını konu almaktadır. Filmde, Freddie Mercury’yi; Rami Malek, Roger Taylor’ı ; Ben Hardy, Brian May’i; Gwiliym Lee ve John Deacon’ı Joseph Mazzello canlandırmıştır.   

3. Amy (2015)

Asif Kapadia’nın yönetmenliğini yaptığı belgesel film, 27 yaşında hayatını kaybeden İngiliz şarkıcı Amy Winehouse’un hayat hikayesini konu almaktadır.

4. La Vie en Rose (Kaldırım Serçesi-2007)

Olivier Dahan’ın yönetmenliğini yaptığı film, efsanevi Fransız şarkıcı Edith Piaf’ın hayat hikayesini konu almaktadır. Film; Edith Piaf’ı canlandıran Marion Cotillard’a, “En İyi Kadın Oyuncu” dalında Oscar kazandırmıştır. Ayrıca filme 4 dalda ödül de BAFTA Ödüllerinden gelmiştir.

5. Copying Beethoven (Beethoven’ı Anlamak-2006)

Yönetmenliğini Agnieszka Holland’ın yaptığı film, besteci Ludwig van Beethoven’ın hayatının son yılları ve 9. senfoninin yazılışı üzerine kuruludur. Başrollerinde Beethoven rolüyle Ed Harris, Anne rolüyle Diane Kruger yer almıştır.

6. I’m not There  (Beni Orada Arama -2007)

Todd Haynes’in yönetmenliğini yaptığı biyografik film, Amerikalı müzisyen Bob Dylan’ın hayatını konu almaktadır. Bob Dylan, filmde 6 farklı oyuncu tarafından canlandırılmıştır. Başrollerinde; Cate Blanchett, Marcus Carl Franklin, Ben Wishaw, Heath Ledger, Christian Bale ve Richard Gere yer almıştır.  

7. Ray (2004)

Taylor Hackford’un yönetmenliğini yaptığı biyografik film, Blues müziğinin usta ismi Ray Charles’ın hayatını konu almaktadır. Usta müzisyeni ise Jamie Foxx canlandırmıştır.  

8. The Pianist (Piyanist-2002)

Roman Polanski’nin yönetmenliğini yaptığı film, II. Dünya Savaşında Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesini ve Polonyalı müzisyen Wladyslaw Wladek Szpilman’ın toplama kampı sürecinde hayatta kalma hikayesini konu almaktadır. Filmde Szpilman’ı, Adrien Brody canlandırmıştır. Film; 3 dalda Oscar ödülü, 2 dalda BAFTA Ödülü kazanmıştır.

9. Tous les Matins du Monde (Dünyanın Tüm Sabahları-1991)

Alain Corneau’nun yönetmenliğini yaptığı film, usta-çırak ilişkisi bağlamında 17. yy’da yaşayan Fransız besteciler Monsieur de Saint Colombe ve Marin Marais ‘in hayat hikayesini konu almaktadır. Başrollerinde; Gerard Depardieu, Jean-Pierre Marielle, Guillaume Depardieu ve Anne Brochet yer almıştır.  

10. The Doors( 1991)

Oliver Stone’nun yönetmenliğini yaptığı film, Amerikalı efsanevi rock grubu The Doors’u ve 27 yaşında hayatını kaybeden grubun solisti Jim Morrison’ın hayatını konu almaktadır. Filmde Jim Morrison karakterini Val Kilmer canlandırmıştır.